Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Görsel

Ormanda bir fare varmış.
Havalı kibirli her an bir hayvana musallat olan kuyruğu dik bir fareymiş
Kuşların yuvasına pislemediği gün maymunun kuyruğunu ısırır, tavşanı korkutmadığı gün tilkinin başını şişirirmiş.

Orman hayvanları illallah etmişler fare nin elinden.Sonunda hayvanlar aralarında bir heyet kurup aslanı ziyarete gitmişler.Ormanın kralı o olduğu için bir çare bulacağından eminmişler.

Bütün hayvanları toplamış aslan. Yaşlı kaplumbağayı dinlemişler ilk önce
sonra zürafayı ve diğerlerini hatta başka fareleride.

Sözü en son kedi alarak zaten ezeli düşman olduklarını bu işi halledeceğini söylemiş.Göğsünü gererek görev aşkıyla yola koyulmuş

Sonunda fareyi bulmuş. Fare bir ağacın altında planlar kurmakla meşkulmuş.Kovalamaca başlamış.O köşe senin bu köşe benim derken düz bir ovaya gelmişler.Fare uzaktaki ineği farkederek onun yanına koşmaya başlamış.Bir yandanda dur sen bir kurtulayım neler yapacağım sana. Diye söyleniyormuş.

Nihayet ineğin yanına ulaşmış.Yalvarmış beni sakla diye, inek kararlı bir vaziyette senden az çekmedim git başımdan demiş.Fare türlü diller dökerek
ben ettim sen eyleme bak şu kediden kurtulduğumda nasıl akıllı bir fare olucam bir bilsen…Hem bir düşünsene asırlar sonra bizi anlatacak kitaplar
kuyruğu dik fare ile inek diye ısrarlarını sürdürmüş.
Peki peki uzatma demiş inek.

Ve fare nin üstüne ‘şey etmiş’ Kedi Ovaya geldiğinde perişan bir haldeymiş ineği görmüş ve ona doğru yürümüş belkide inek fareyi buralarda görmüştür diye düşünmüş.Ama soru sormasına gerek kalmamış.

Manzara şöylemiş;

Dümdüz bir ova, bir inek,ineğin hemen arkasında taze ‘şey’ kümesi,
onun içinde dik bir kuyruk.
Kedi tuttuğu gibi çekmiş çıkarmış fareyi oracıkta parçalamış.

Hazreti Mevlana bu hikayeden 3 şey anlamak lazım demiş.
1) Sana her ‘şey’ atan senin düşmanın değildir.
2) Seni ‘şey’den çıkaran herkes dostun değildir.
3)Bu kadar ‘şey’in içinde kuyruğu dik gezmenin alemi ne?

Kuşlar ve Avcılar

Görsel

Kuşlara iki soru soruldu
Tam kurtulacakken vurulan mısın?
Tam vurulacakken kurtulan mısın?
Kuşlar bu soruları bilmeden uçtu. ….
İki kere ölür kuşlar
Bir kurtulurken vurulunca
Bir de vurulurken kurtulunca…

Özdemir Asaf

Yaşlı Adam ve beyaz atının hikayesi

Lao TzuKöyün birinde bir yaşlı adam varmış. Çok fakirmiş ama Kral bile onu kıskanırmış. Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki, Kral bu at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış. “Bu at, bir at değil benim için; bir dost, insan dostunu satar mı” dermiş hep.

Bir sabah kalkmışlar ki, at yok. Köylü ihtiyarın başına toplanmış: “Seni ihtiyar bunak, bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var, ne de atın” demişler. İhtiyar: “Karar vermek için acele etmeyin” demiş. ”Sadece at kayıp” deyin, çünkü gerçek bu. Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar. Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı? Bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç. Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez.

Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler. Aradan 15 gün geçmeden at, bir gece ansızın dönmüş. Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine. Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş. Bunu gören köylüler toplanıp ithiyardan özür dilemişler. Babalık demişler, Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil, adeta bir devlet kuşu oldu senin için, şimdi bir at sürün var!

“Karar vermek için gene acele ediyorsunuz” demiş ihtiyar. “Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç. Köylüler bu defa ihtiyarla dalga geçmemişler ama içlerinden “Bu herif sahiden gerzek” diye geçirmişler.

Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul, şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış.

Köylüler gene gelmişler ihtiyara. “Bu atlar yüzünden tek oğlun, bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın” demişler.

İhtiyar “Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz” diye cevap vermiş. ”O kadar acele etmeyin, Oğlum bacağını kırdı, gerçek bu, ötesi sizin verdiğiniz karar. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez.”

Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almış. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkân yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini, ya da esir düşeceğini herkes biliyormuş.

Köylüler, gene ihtiyara gelmişler. “Gene haklı olduğun kanıtlandı” demişler. “Oğlunun bacağı kırık ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer!”

“Siz erken karar vermeye devam edin” demiş, ihtiyar. “Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var, benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde. Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şanssızlık olduğunu sadece Allah biliyor.”

“Acele karar vermeyin. Hayatın küçük bir dilimine bakıp, tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar; aklın durması halidir. Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi durdurur. Buna rağmen akıl, insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar. Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar. Bir kapı kapanırken, başkası açılır. Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz.”  (Lao Tzu)

Gönül Calab’ın Tahtı

Random_Love_Part_1_by_TinyPilot

Miskinlikte buldular, kimde erlik var ise
Merdivenden ittiler, yüksekten bakar ise
Gönül yüksekte gezer, dem-be-dem yoldan azar
Dış yüzüne o sızar içinde ne var ise

Ak sakallı pir hoca, bilemez hali nice
Emek vermesin hacca, bir gönül yıkar ise
Sağır işitmez sözü, gece sanar gündüzü
Kördür münkirin gözü, alem münevver ise

Gönül Calab’ın tahtı, Calap gönüle baktı
İki cihan bedbahtı, kim gönül yıkar ise
Sen sana ne sanırsan ayruga da onu san
Dört kitabın manası budur eğer var ise

Bildik gelenler geçmiş, konanlar geri göçmüş
Aşk şarabından içmiş, kim mana duyar ise
Yunus yoldan azuban, yüksek yerde durmasın
Sinle sırat görmeye, sevdiği didar ise

  • Dem-be-dem : Zaman zaman
  • Münevver : Bilgili, aydın
  • Calap : ALLAH
  • Pir koca : İhtiyar
  • Bedbaht : Talihsiz
  • Sin : Mezar
  • Sırat : Cennet yolu
  • Didar : Allaha kavusma, hakkın yüzü
  • Ayruk : Başkası
  • Sanmak : istemek

Bu ülkede öğretmen olmak…

Az maaş alıp birde üstüne “15 saat çalışıyorsunuz,2 ayda tatiliniz var” deyip horlanmaktır.

Ders saati haricinde yapmanız gereken soru hazırlamak,yazılı kağıdı okumak,not girmek,anket yapmak,plan yapmak,veli ile görüşmek gibi onlarca iş görmezlikten gelinerek “memur 40 saat çalışıyor, siz 15 saat” denilerek diğer memurlarla kıyaslanmaktır.

Üniversite mezunu olupta lise mezunu bir hizmetli ile aynı maaşı almaktır.

Hep fedakarlık beklenen ama çoluk çocuğundan yıllarca uzak çalışmak zorunda bırakılarak “ne olacak canım 2 aycık sabrediverin” diyerek avutulmaktır.

Kendi çocukları babasız günler geçirirken öğrenciler öğretmensiz kalmasın, öğrenciler mağdur olmasın ikileminde bırakılmaktır.

Üniversite mezunu hiçbir memurun olmadığı kadar statüsü düşük bir meslekte çalışmaktır.

Kendi bakanlığı tarafından sahip çıkılmamak,aşağılanmaktır.

Öğrencilerime öneriler..

* Her öğretmen gibi benimde amacım kendi dersimi en iyi şekilde öğretmek ve bunun yanında kendi hayat tecrübemi,doğru bildiklerimi sizlere aktarmaktır.Kimsenin kara kaşına, kara gözüne not vermiyorum.

* Öğrencilerimle her zaman arkadaş gibi olurum,muhabbet ederim,güleryüzlü davranmaya çalışırım. Ama bunu suistimal edip derste gürültü yaparsanız veya bu “hoca yüzümüze gülüyor bana yüksek not versin” anlayışına düşerseniz hata edersiniz..Ne demişler dostluk başka,iş başka..

* Yıl içinde en çok değer verdiğim şeylerden birisi bir öğrencinin dersteki durumu,dersi takip etmesi, dinlemesi,anlamaya çalışmasıdır. Anlamasa bile derste konuşmaması,diğer öğrencileri rahatsız etmemesidir.
Dersi çok iyi anlamayabilirsiniz, ama derste sürekli konuşup beni bağırtıyorsanız,dersi dinleyen diğer öğrencileri rahatsız ediyorsanız benden düşük not alırsınız.

* Yıl içinde,derse yeterince katılmayıp,tahtaya kalkmayıp, not tutmayıp yıl sonu gelince benden veya diğer öğretmenlerden sözlü notu istemeyin. Çok çirkin bir davranış.Bunlar benim sözlü notumu etkilememektedir.

* “Hocam ben geometriyi yapamıyorum,beni geçirin” gibi ajitasyonlar yapmayın. Dilencilik gibi bir şey bu.Öğrencinin yapamayacağına inandığım konuyu ya kolaylaştırarak anlatıyorum veya hiç anlatmıyorum.Çünkü ben dersi sınıfın seviyesine göre anlatmaya çalışıyorum. Sözelciye, sayısal veya eşit ağırlık sınıflarına anlattığım şekilde ders anlatmıyorum.Sözel ve eşit ağırlıkçılara sayısalcılara göre daha kolay,yapabilecekleri şekilde, seviyelerine uygun sorular sormaya gayret ediyorum.Her sinifi kendi konumunda değerlendiriyorum.

* Gayret eden,çalıştığına inandığım öğrencilere zaten gereken kanaat notunu kullanıyorum.”Hocam sözlüme 100 verseniz takdir-teşekkür alıyorum” gibi sözler bana göre gereksiz sözlerdir.

* Yıl içinde veliniz dönemde bir defada olsa gelip ziyaret etsin. Yıl içinde hiç gelmeyen hele hele veli toplantısına hiç gelmeyen veli sene sonunda sözlü notu zamanı hiç gelmesin..

* Her zaman söylediğim gibi “Çalışmayan öğrenci kopya çekemez.”  Kopya çekmek istiyorsanız iyi çalışın. Kopya yazarken de bir çok şeyi öğrenebilirsiniz.  Yazılı öncesi ve yazılıda kopya çekebilmek için izin istemeyin.

* Kopya çekecekseniz bile kendi kendinize bir şeyler yapmaya çalışın. Kendi kopya çekmeye çalışan öğrenciye başkasından kopya çekmeye çalışan öğrenciden daha çok saygı duyarım.

* Çözemediğiniz soruları ders boşluklarında ve teneffüslerde sorabilirsiniz,size yardımcı olurum. Ama sormuş olmak için veya soru sorayım ki hoca bana iyi not versin gibi niyetler ile beni meşgul etmeyin.

* Yazılı esnasında sağdan soldan silgi istemeyin.Sınıfta havada silgi uçuşması beni sinir ediyor bu konuda sert önlemler almayı düşünüyorum.

* Yazılı esnasında sorular hakkında “bu neydi” gibi salak ayağına yatıp sorular hakkında açıklama sormayın, gerekli gördüğüm açıklamaları ben yapıyorum.Yazılıda ben sana soru soruyorum sen bana değil..

* Yazılıda bir şey bilmiyorsanız saçma sapan şeyler yazmayın, sorudaki rakamlar ile bir kelime bir işlem oynamayın.Hele hele kağıda ne yaptığınızı bilmeden “hocam 9 soru yaptım 10 aldım” muhabbeti yapmayın. Doğru yaptığınız soruya puan alıyorsunuz saçma cevaplara değil.

* Yazılıda kopya çekebilmek için gereksiz gürültü yapıp,ortamı kaynatmak için soru sorup, karşınızdakini salak yerine koymayın. Gerçekten bir hata varsa sessizce gelip veya beni çağırıp sorabilirsin.

* Bütün gayretime rağmen bir öğrencinin dersten kalması beni mutlu etmiyor tam tersi üzüyor buda biline.

* Boş, amaçsız,derse öylesine gelen,hiçbir derse ilgi göstermeyen öğrencilere sinir olurum.Okulda hiçbir şey, hiçbir ders sana hitap etmiyorsa,devam sorunun varsa,bazı şeyler zor geliyorsa açık liseye gidebilirsin.

* Dersten geçemeyeceğim endişesiyle Matematik veya Geometriden Yıllık ödev alıp, yazılıda nasıl olsa iyi not aldım deyip yıllık ödevini teslim etmeyen öğrencilere hiç acımayacağım.

* Ve son olarak bizim sizin geçtiğimiz yollardan geçtiğimizi unutmayın. Hak etmediğiniz bir şeyi elde ettiğinizde bir gün bir şekilde mutlaka sizden çıkacağını unutmayın.

Ada!

Ah efendim! “Göller bölgesinde bir ada” olmanın affedilmez cürmünü nasıl tahmin edebilirsiniz ki; biliyorum mükeddersiniz; ama muğber olmadığınızdan eminim; belki bir miktar ye’se uğradınız lâkin kahırlanma lüksüne sahip olmadığınızı biliyorsunuz, çünkü “göller bölgesinde ada” olmayı bilerek tercih ettiniz.Ah efendim!”Paran çoksa kefil, işin yoksa şâhit ol” alçaklığına neredeyse vecîze kıymeti atfedildiği bir cıvıklık ve nâmerdlik ikliminde kârzarar hesabına bakmadan, “elâlem ne der” endişesine kapılmadan, çekinilmesi gereken “asıl mercii”den gayrısına fütûr göstermeden Hakk’a şehâdet ve “sa’y”e kefâlet etmenin ne gereği vardı sanki?

İnsanları eğitime teşvik etmek, zihinlerini bilgi ve hikmetle aydınlatıp genişletmek, geçmiş zaman efsânelerine gönüllü kölelik etmek yerine onları eskimeyen bilgiler etrafında şimdiki zamanın bilgisini haiz hür efendiler kılmak için didinmek neyin nesi oluyor efendim? Geleceğin hür ve bilgili insanlarına yatırım yaparken gönüllü köleleri ve yarı cahilleri tahrik edeceğinizi hesaba katmadığınız için suçunuz büyük. Siz, eski köye yeni âdet getirdiğiniz için de suçlusunuz: Tahakkukunu mûcizelerden beklediğimiz, en iyi ihtimalle uzak torunlarımıza havale ettiğimiz hülyâlarımızı sanki sıradan bir iş görüntüsüyle ve mütevazı bir karınca sabrıyla teker teker gerçekleştirdiğiniz için cürmünüz affedilemez!

Sizden şüphelenmekte yerden göğe haklıyız efendim: Mâziniz köpüklü yayla derelerinde yerli sabunla çitilenmiş bir beyaz mendil kadar temiz (ve tabii buruşuk!), şahsî servetiniz havsalamızı kurutacak derecede cüz’i, beşerî zaaf siciliniz insanı tedirgin edecek ölçüde fukara. Buna mukabil itibarınız anlaşılmaz ölçüde vâsi; tahsil kariyeriniz hiç kimsede imrenti uyandırmayacak derecede sıradan; ama Türkçeye hâkimiyetiniz ve tasarrufunuz “âlâ” derecede; iknâ ve nüfuz kabiliyetiniz şaşırtıcı, millete hizmet siciliniz parlak muvaffakiyetle müzeyyen. Hele “dolgun başakların boynu bükük olur” kabilinden bir tevâzuunuz var ki, ardında alışageldiğimiz mülk ve dünyâ nîmetlerini bulamayınca biz darmadağın oluyoruz efendim! “Vird”iniz Hakk, tavsiyeniz sa’y ü gayret, telkininiz sabır, teşvikiniz müsbet ilim, istikametiniz sulh ve teennî. Sizden şüphelenmekte biz yerden göğe haklıyız efendim! Bu portre o kadar alışılmadık çizgilerle yüklü ki, ne kadar “dur hele foyası çıkar yakında!” diye imâl-i fikr etsek beklentilerimiz boş çıkıyor.

Bir şeyler yanlış efendim; evvelâ bir “din hizmetkârı” vasfıyla mâruf olduğunuz halde samimiyetinde iğne ucu kadar zaaf bulamadığımız “Türkiyeci” tavrınız, “yerli ve millî” nokta-i nazarınız bizi fena halde rahatsız ediyor; sizi zihnimizde hazır tuttuğumuz raflardan birine yerleştirmekte fena halde zorlanıyor ve sinirleniyoruz; bu kadar samimi, iyi niyetli, sulhperver, hoşgörülü, mütevazı olabilmek hakkını nereden alıyorsunuz? Buna hakkınız yok!

Bizi suçlamamalısınız efendim, bu işte bizim taksîrimiz yok; biz, ancak bizim tabiatımıza benzeyen tabiatları anlamak ve tasnif edip rahatlamak kabiliyetine mâlikiz. Siz, bizim yaygın standartlarımıza uymuyorsunuz; açık vermiyorsunuz, zaaf göstermiyorsunuz, Hakk’ı tavsiye ediyorsunuz, devletle didişmiyorsunuz, ucuz düşmanlık edebiyatına iltifat etmiyorsunuz, siyasette kendi dolabınızı kurma fırsatını istihkârla karşılıyorsunuz, insanları üretken olmaya yönlendiriyorsunuz, pek kolay olduğu halde kendi tekkenizi kurmuyorsunuz, kerâmet satmaktan hayâ ediyorsunuz, buğz ve nefretten kaçınıyorsunuz!

Olur mu efendim, bu kadarı da olur mu?

Siz bizim ölçülerimize göre standart dışı bir karaktersiniz; bizi bu halinizle çok rahatsız ediyorsunuz; bizde tedirginlik ve şüphe uyandırdığınız için bizi bile suçlamamanız bizi kahrediyor.

Efendim, bu kadar iyi olmaya hakkınız yok; bu kadar iyi olduğunuz sürece sizi anlamamaya ve size yakınlık duymamaya kararlıyız; “bunların kalbine niçin nüfûz edemiyorum” diye şahsî bir cehdiniz varsa, Dostoyevsky’nin “Karamazov Kardeşler” isimli eserindeki “Büyük Engizitör” faslını okumalısınız; o zaman bizi muhtemelen anlayacaksınız! Okuyunca göreceksiniz ki sizinle biz medeniyet tarihinin iki zıt karakterini temsil ediyoruz.

Sakın bir daha bizi bile affettiğinizi söylemeyin efendim; bu tavrınız bizi büsbütün çileden çıkarıyor: Biz sizde affedilmeye layık değerler bulamazken bize muğber olmadığınızı bile söylemeniz dayanılır gibi değil; bu kadarına hakkınız yok.

Âh efendim, göller bölgesinde bir kayık olmak dururken niçin “ada” olmayı seçtiniz?

(*) Hayırlı günah!